Hava açıksa Ramazan orucuna başlamanın, Bayram yapmanın şartları ve sair hilallerin ispatı için koşulan şartlar nelerdir? Galebe-i zandan maksat ve galebe-i zannın hükmü nedir? Hilali bildirenlerin sayısı ne kadar olmalıdır?

SORU: Hava kapalıysa Ramazan orucuna başlamanın ve Bayram yapmanın şartlarını açıkladınız. Hava açıksa Ramazan orucuna başlamanın, Bayram yapmanın şartları ve sair hilallerin ispatı için koşulan şartlar nelerdir? Galebe-i zandan maksat ve galebe-i zannın hükmü nedir? Hilali bildirenlerin sayısı ne kadar olmalıdır?

CEVAP:

Gökyüzünde bir illet yoksa yani havada hilali görmeye mani olan bulut, toz, duman, sis v.b. bir illet bulunmuyorsa, Ramazan hilali, Ramazan Bayramı hilali ve bu ikisinin haricindeki sair hilallerin ispatı için koşulan şart, haberleri ile şer’î ilim yani galebe-i zan/kanaat hâsıl olacak kadar kalabalık bir cemaatin şahitlik etmesidir. Bu kalabalık cemaatin (adedi), herhangi bir sayı ile sınırlandırılmaksızın devlet reisinin/kâdının reyine bırakılmıştır. Mezhep (görüşü) budur. Bu durumda bir kişinin haberi kabul edilmez. Çünkü bunca kalabalık kimse o kişinin de görmeye çalıştığı hilali görmeye çalışırken, görmeye bir mani bulunmadığını da farzedersek, -gözlerin görmedeki keskinliği hususunda birbirinden farklı olmasıyla beraber-, içlerinden yalnız birisinin (hilali) görmesi, bunun, o kişinin açık bir yanılgısı olduğu ortadadır.

Hilali görenlerin Müslüman olup olmaması: Halebî demiştir ki: Hilali gören kalabalığın Müslüman ve âdil olmaları şart değildir. Nitekim İmdâdü’l-Fettâh’ta da böyle denilmiştir. Kûhistânî’nin beyanına göre hilali gören kalabalığın hür olmaları da, (bunun için mahkemede) dava da şart değildir.

Ben (İbn-i Âbidîn) derim ki, Halebî’nin İmdâd’a nisbet ettiği sözü ben onda göremedim. Müslümanlığın şart olmaması da söz götürür. Zira buradaki kalabalıktan murad, kendisiyle kesin/katî ilmin hâsıl olduğu tevatür derecesindeki kalabalık değildir ki, Müslümanlık şart olmasın. Buradaki kalabalıktan murad, kendisiyle galebe-i zan/kanaat husule gelen kalabalıktır. Bu nedenle burada Müslümanlığın şart koşulmaması için açık bir nakil gerekir.

Galebe-i zandan murad: Gökyüzünde bir illet yoksa gerek Ramazan gerekse Bayram ve sair hilallerin ispatı için haberleri ile şer’an ilim yani galebe-i zan/kanaat hâsıl olacak kadar kalabalık bir cemaatin şahitliğinin şart olduğunu söyledik. Galebe-i zandan murad ise; (kalbe kanaat veren ilimdir). Galebe-i zan, ameli icap eden bir ilimdir (yani eğer bir mevzuda zann-ı galib hâsıl olduysa onunla amel etmek vacip olur), yakîn/kesinlik manasına gelen bir ilim değildir. Burada ise tevatür (derecesine ulaşan bir kalabalıktan sadır olan yakîn/kesin haber gibi) yakîn/kesin bir haber şart değildir.

(Gökyüzünde bir illet yoksa Ramazan hilali, Ramazan Bayramı hilali ve sair hilallerin ispatında, hilali gördüğünü söyleyenlerin sayısı hususundaki görüşler)

1- Hilalin görüldüğüne şahitlik edecek cemaatin sayısı devlet reisinin/kâdının reyine/görüşüne bırakılmış olup bu hususta es-Sirâc sahibi şöyle demiştir: “Bu kalabalığın sayısı için zahiru’r-rivayede herhangi bir miktar tayin edilmemiştir.” Ebû Yusuf’tan bir rivayete göre, “kasâme’de olduğu gibi elli erkektir.” Bazıları “mahalle halkının çoğu” demiştir. Bazıları da “her mescitten bir veya iki kişi” demiştir. Halef b. Eyyûb, “Belh’te beş yüz kişi az sayılır” demiştir. Bu kavillerin doğrusu/sahihi, “devlet başkanının/kâdının reyine bırakılır” diyen kavil olup, eğer kâdı, hilali gördüklerini söyleyenlerin doğruya şahitlik ettiklerine kalben kanaat getirir ve şahitler de çok olursa, oruç tutulmasını emreder.

el-Bahır’da el-Fetih’ten naklen, “hak olan, İmam Muhammed’le İmam Ebû Yusuf’tan rivayet edilen kavildir ki, itibar, haberin her taraftan gelmesine ve her taraftan tevatür olmasınadır/yayılıp söylenmesinedir” denilmiştir. en-Nehir’de, bu, es-Sirâc sahibinin sahih gördüğü kavle uygundur” denilmiştir.

2- İmam-ı Âzam’dan bir rivayete göre, gökyüzünde bir illet yoksa Ramazan hilali, Ramazan Bayramı hilali ve sair hilallerin ispatı için iki şahitle yetinilir. el-Bahır sahibi bu kavli seçmiştir ve “zamanımızda bu rivayetle amel etmek gerekir. Çünkü insanlar hilali gözetmekten üşenir oldular ki, böyle bir halde, “bunca kalabalık kimse o kişinin de görmeye çalıştığı hilali görmeye çalışırken içlerinden yalnız birisinin görmesinin bu kişinin açık bir yanılgısı olduğu ortadadır” kavli de nefyolunmuş/ortadan kalkmış olur. Hilali sadece (iki kişinin) görmüş olması yanılgı (olduğunu ispat için) açık değildir” demiş ve sonra sözünü şöyle teyit etmiştir: el-Velvâciyye ile ez-Zahîriyye’nin zahirine göre, “zahiru’r-rivayet, büyük kalabalığın değil, sayının şart koşulmasıdır ve sayı ise iki kişiye de delalet etmektedir” dediklerini bildirmiştir. Fakat Minâh haşiyesini yazan Remlî itiraz ederek “mezhebin zahiri, kalabalık cemaatin şart olmasıdır. Binaenaleyh bununla amel etmek lazım gelir. Çünkü fısk ve ay’a iftira etme hususları başını almış yürümüştür” demiştir.

Ben (İbn-i Âbidîn) derim ki: Zamanın değişmesi ile birlikte birçok hükümlerin de değiştiğini sen bilirsin. Eğer bizim zamanımızda büyük kalabalık şart koşulursa, halkın ancak iki veya üç geceden sonra oruç tutmaları lazım gelir. Çünkü insanların tembelliği meydandadır. Hatta çok defa görmüşüzdür ki insanlar hilale şahitlik edene söverler ve ona eziyet ederler, o halde, iki kişinin şahitliğinde büyük kalabalıktan ayrılma diye bir şey yoktur ki, şahidin yanıldığı anlaşılsın. Böylece zahiru’r-rivayetin illeti bulunmamış ve diğer rivayetle/görüşle fetva vermek taayyün etmiştir.

3- el-Akdıye isimli eserde ki bu Tahâvî’nin de kavlidir, hilali gördüğünü söyleyen kişi şehir dışından gelirse yahut yüksek bir yerde bulunuyorsa, bir kişi ile yetinmenin de sahih olacağı bildirilmiştir. İmam Muhammed el-Asıl ismindeki kitabının istihsan bahsinde de buna işaret etmiştir. Lakin el-Hulâsa’da, “zahiru’r-rivayete göre şehirle şehrin dışı arasında fark yoktur” denilmiştir.

Ben (İbn-i Âbidîn) derim ki: Lakin en-Nihâye’de, “bir kimse Ramazan hilalini yalnız başına görürse oruç tutar” denildiği yerde şu ifade vardır: “el-Mebsût’ta açıklandığına göre devlet başkanı/kâdı, bir kişinin şahitliğini ancak gökyüzü açıksa ve o kimse o şehir ahalisinden ise reddeder. Lakin hava bulutlu/kapalı veya o kimse şehir dışından gelmiş olursa yahut yüksek bir yerde bulunuyorsa bize göre şahitliğini kabul eder.” en-Nihaye sahibinin, “bize göre” demesi, bunun üç imamımızın kavli olduğunu gösterir ki el-Muhît sahibi de buna kesinlikle kail olmuş ve mukabilindeki görüş için ise “kıyl/denilmiştir” ifadesini kullanmıştır. Sonra sözüne şöyle devam etmiştir: Zahiru’r-rivayetin vechi şudur: Hilali görmek, havanın temizliğine ve bulanıklığına, yerin alçaklığına ve yüksekliğine göre değişir. Şüphesiz sahranın/çölün/ovanın havası ise şehrin havasından daha temizdir. Bazen de hilal yüksek yerlerden görülür de alçak yerlerden görülmez. Binaenaleyh bir kişinin yalnız başına görmesi zahirin hilafına olmayıp, bilakis zahire muvafıktır/uygundur. Orada bu kavlin zahiru’r-rivaye olduğu açıklanmıştır ki doğrudur. Çünkü el-Mebsût zahiru’r-rivaye kitaplarındandır. Böylece sabit oluyor ki, her iki rivayet de zahiru’r-rivayedir. Sonra bunu Hâkimin el-Kâfî’sinde de gördüm. Hâkim ki, kitaplarında İmam Muhammed’in zahiru’r-rivaye olan sözlerini toplamıştır ve ibaresi şudur: “Müslüman erkek ve kadın adil olsun olmasın, hilali şehir dışında gördüğüne şahitlik eder yahut şehirde herkesin aynı derecede görmesine mani bulunduğu bir ortamda şehir içindeyken gördüğüne şahitlik ederse, şahitliği kabul olunur. Şayet bu, şehir içinde olur da gökyüzünde de bir kapalılık/mani bulunmazsa, bu hususta şahitlik ancak cemaatten/topluluktan kabul edilir.” Bana öyle geliyor ki bu iki rivayet arasında zıddiyet yoktur. Çünkü metin sahiplerinin/yazarlarının benimsedikleri “büyük cemaatin/kalabalığın şart olması” rivayeti, şahit şehirde yüksek bir yerde olmadığı duruma/surete hamledilmiştir. Şu halde ikinci rivayet birinci rivayetin mutlak oluşunu/ıtlak’ını takyid etmiş/sınırlandırmış olur. Buna delil, birinci rivayette şahitliğin reddedilmesini “yalnız bir kişinin görmesi (ortada bir) yanılgı olduğunu göstermekte açıktır” diye illetlendirmesidir. İkinci rivayette ise, reddetmenin illeti yoktur, onun için de el-Muhît sahibi, “o halde şahidin hilali tek başına görmesi zahirin hilafına olmuş olmaz” demiştir. Bu izaha göre el-Hulâsa ve diğer kitaplardaki, “şehir içi ile şehir dışı arasında fark yoktur” sözü, mutlak olarak söylenmiş ilk rivayetten hemen ilk olarak anlaşılan manaya binaen söylenmiştir. (İbn-i Âbidîn, Oruç Bahsi)

Bu yazı yorumlara kapalı.