Cariyenin oruç tutması… Oruçlarını bozmaları mübah olan kimselerin kazanın yanısıra fidye verip vermeyecekleri… Kaza oruçları peş peşe mi tutulacağı… Kaza orucu olanın nafile oruç tutup tutamayacağı… Kaza namazının hemen mi kılınması gerektiği… Kaza orucu olan kazasını tutup bitirmeden Ramazan ayı gelirse ne yapacağı… Yolcu olanın orucu… Grup halinde yolculuk yapanın orucu…

SORU: Bir cariye, sahibinin emrini yerine getirdiği takdirde farzları eda etmekten aciz kalacaksa nasıl davranır? Bir cariyeye sahibi bir iş yapmasını emretmiş bulunur, ancak namaz vakti daralmış olursa cariye ne yapar? Oruçlarını bozmaları mübah olan kimseler tutamadıkları oruçların sadece kazasını tutmaları yeterli midir yoksa ayrıca fidye vermeleri de gerekir mi, kaza oruçlarını hemen mi yoksa mühletli olarak mı tutmaları gerekir, kaza oruçlarını peş peşe mi tutmaları gerekir, kaza orucundan önce nafile oruç tutabilir mi? Kazaya kalan bir namaz hatırlanıldığında kazasını hemen mi (ale’l-fevri) yoksa mühletli (ale’t-terâhî) olarak mı kılmak gerekir? Kaza namazı varken nafile namaz kılmanın Hanefi mezhebine göre hükmü nedir? Şayet bir kimse özürden dolayı Ramazan orucunu tutamaz ve birincinin kazasını tutamadan diğer Ramazan gelirse ilkönce hangisini tutar, hazır olan Ramazanda geçmiş Ramazanın kazasını tutarsa hükmü ne olur? Yolcu olanın yolculukta oruç tutmasının veya tutmamasının hükmü nedir? Bir kimse yolculuğa arkadaş gurubu ile çıkar ve yolculukta arkadaşları oruç tutmaz ise kendisi oruç tutabilir mi, nasıl davranması gerekir?

CEVAP:

el-Bahır’da Zahîriyye’den naklen “eğer sahibi farzları eda etmekten âciz bırakıyorsa, câriye, sahibinin emrine imtisal etmeyebilir (yerine getirmeyebilir). Çünkü farzlar hususunda câriye hürriyet aslı üzerinde bırakılmıştır” denilmiştir. Yani bu durumda sahibinin emrini yerine getirmesi vacip değildir. Nitekim namaz vakti daralsa, (cariye) ilkönce Allah Teâlâ’ya itaat eder (namazı kılar sonra sahibinin emrini yerine getirir). Bu (hükmün) muktezası, “(bu durumda) sahibine itaat eder de (bundan dolayı da) orucunu bozarsa, (cariyenin) keffaret vermesi icap eder” demektir. Şârih’in yaptığı ta’lîl de bunu ifade etmektedir ki bu bâbdan az evvel (156’ıncı soruda) bunun benzerini söylemiştik.

Yalnız ileride de geleceği gibi, sefer/yolculuk müstesnadır. (Yolculuk), özürlerin umumundan istisna edilmiştir. Çünkü sefer, özür gününde orucu bozmayı mübah kılmaz. “İleride de geleceği gibi” ifadesinden murad, metindeki “mukim bir kimsenin, içerisinde yola çıktığı Ramazan gününü tamamlaması vaciptir” ifadesidir.

(Oruçlarını bozmaları mübah olup da sonra kaza etmeleri gereken) kimselerin, hatta hamile ile emzirenlerin “ellerinden geldiği kadar oruçlarını fidyesiz ve tetâbu’ olmadan/peşi peşine olmadan kaza etmeleri lazımdır.” “Fidyesiz” demekle Musannıf İmam Şafii’nin muhalefetine işaret etmiştir. İmam Şafii’ye göre (zikredilen kişilerin) her gün için hem kaza (orucu tutmaları), hem de (fidye olarak) bir müdd[1] buğday vermeleri icabeder, yani ona göre her günün kazası ile birlikte bir fakiri doyurmak lazımdır.

Tetâbu’, peşi peşine demektir. Allah-u Teâlâ ayette (peşi peşine olacağını zikretmeden) mutlak olarak “(tutamadığı günlerce) başka günlerde tutar”[2] buyurduğu için tetâbu’ şart değildir. Ramazanın edasında tetâbu’nun şart olduğunda ihtilaf olmadığı gibi tetâbu’ şart kılınmayan yerde yine tetâbu’ya riayetin mendup olduğunda da ihtilaf yoktur. Orucun kazası (ale’t-terâhî) mühletli olduğundan dolayı kazaya (kalmış oruçları) tutmadan önce nafile oruç tutmak caizdir (ve orucun kazası ale’t-terâhî olduğundan dolayı tetâbu şart değildir). Şayet (orucun) kazasını (tutmak, ale’l-fevri) hemen vacip olsa idi, (kazadan) önce nafile oruç (tutmak) mekruh olurdu, zira (nafile oruç tutmakla) vacibi vaktinden geciktirmiş olurdu (ki bu da mekruhtur).

Namazın kazası böyle (yani oruç gibi kazasının vacipliği ale’t-terâhî) değildir. Yani onun (kazasını kılmak) hemen derhal vaciptir. Çünkü (Buhârî, Müslim, Ebû Yâlâ, Dârakutnî ve Beyhakî’nin rivayetinde) Rasûlullah (s.a.v), “her kim uyuyarak veya unutarak bir namazı geçirirse, onu hatırladığı zaman hemen kılsın” buyurmuştur. Zira ceza, şarttan gecikemez (burada şart, bir namazın kazaya kaldığının hatırlanmasıdır, ceza/meşrut ise şart hatırlanıldığı anda hemen geciktirmeden yerine getirilmesinin lüzumiyetidir). en-Nehir sahibi, “(bu kavlin) zâhirine bakılırsa, “üzerinde kaza namazı olan bir kimsenin nafile kılması mekruhtur” ama ben bunu (diyeni bir yerde) görmedim” demiştir.

Ben (İbn-i Âbidîn) derim ki: Geçmiş namazların kazası bahsinde biz bunun (yani üzerinde kaza namazı olan bir kimsenin nafile kılmasının) mekruh olduğunu söylemiştik. Bundan yalnız revâtib ile regâib olan namazlar müstesna olup (kaza namazı varken) onları kılmak mekruh değildir (yani geçmiş namazların kazası ile meşgul olmak nafilelerden daha evlâ ve mühimdir. Bundan yalnız beş vakit farz namazların sünnetleri ile kuşluk ve tesbih namazları, bir de hakkında hadis rivayet edilen namazlar müstesnadır, hakkında hadis rivayet edilen namazlar tahiyyetü’l-mescid, ikindinin sünneti ve akşam namazından sonra altı rekât olarak kılınan sünnettir).

Şayet ikinci Ramazan gelirse, edayı kazadan evvel yapması gerekir (yani evvela hazır olan ikinci Ramazanın orucunu eda eder/tutar, ilk Ramazanın kazasını ise bundan sonra tutar). Çünkü kaza (ale’t-terâhî) mühletli olarak vaciptir. Aksini yapar da (hazır olan Ramazanın içinde) kazayı öne alıp (ilkönce onu tutarsa) yine (hazır olan Ramazanın) edası (olarak vaki) olur ki (daha önce bu hüküm) geçmişti.

Ben (İbn-i Âbidîn) derim ki: Hatta zâhire göre evvelâ (hazır olan Ramazanı) eda (etmek) vaciptir. Zira oruç bahsinin başında geçmişti ki, bir kimse Ramazanda nafileye veya başka bir vacibe niyet ederse, küfründen korkulur.

Eğer oruç tutması kendisine zarar vermezse, yolcunun oruç tutması menduptur. Çünkü ayette “oruç tutmanız hayırlıdır”[3] buyrulmuştur. Ayetteki “hayır” “iyilik/birr” manasınadır, ism-i tafdîl değildir, (yani “hayırlıdır” kelimesi “daha hayırlıdır” manasında değildir.) Çünkü (ism-i tafdîl olarak “daha hayırlıdır” manasına) alınırsa, o gün (yolculukta) oruç tutmamanın da “hayırlı” olmasını iktiza eder. Hâlbuki (yolculukta oruç tutmamak) hayırlı değil, sadece mübahtır. Yalnız burada şöyle denilebilir: (Taberânî ve Bezzâr’ın rivayet ettiği) hadiste varit olduğuna göre, “Allah Teâlâ azîmetlerinin yapılmasını sevdiği gibi ruhsatlarının yapılmasını da sever” buyrulmuş olup burada Allah’ın sevmesi sevaba rucû etmektedir, binaenaleyh (yolculukta oruç) tutmamak ruhsatında da sevap vardır, lakin azîmetin sevabı daha çoktur. Bu hadisi, (bu hususa değil de) ruhsatı kabul etmeyene yorumlamak da mümkündür.

Burada (yolcuya gelecek) zarardan maksat mutlak meşakkattir, bedene gelecek bir zarar değildir. Eğer yolcuya herhangi bir meşakkat hâsıl olmayacaksa, (yolculukta) oruç tutması menduptur. (Eğer yolculukta oruç tutarsa) helâk korkusu olan bir zarar gelecekse, orucu bırakması vacip olur.

(Yolcunun) kendisine veya arkadaşına/arkadaşlarına oruç meşakkat verirse, (o yolcunun da) cemaate uymak için oruç tutmaması efdaldir. Bütün arkadaşları veya ekserisi oruçsuz olur, yiyecekleri de ortak bulunursa, (kendisinin de) orucu bırakması efdal olur. Zira cemaate uymayıp da (oruç tutarsa), bir kişinin yiyeceğini ayırmak arkadaşlarına meşakkat verir veya o kişinin kendilerine uymaması onların gücüne gider/sıkıntı verir. (İbn-i Âbidîn, Oruç Bahsi)

 

[1] Bir müdd; 506-508-509-510-544-601-714-750-910-924-1072 gr olduğu hususunda ihtilaflı hesaplamalar vardır.

[2] Bakara, 2/184

[3] Bakara, 2/184

Bu yazı yorumlara kapalı.