Ailede din eğitiminin ilkeleri nelerdir?

SORU: Ailede din eğitiminin ilkeleri nelerdir?

CEVAP:

 

a) Eğitici ve öğretici ilişkiler kurma…

Henüz 1 yaşını doldurmamış çocuğun aile içinde anne-babası ve diğer aile bireyleri ile ilişkileri duygusal olup, dokunma, okşama, gezdirme, bakım ve diğer fiziksel ilişkiler şeklindedir. Bu ilişkilerin her biri çocukta kalıcı etkiler bırakır.

Çocuk 6 yaşa kadar ana-babası ve diğer aile bireyleri ile yaşadığı ilişkilerle temel karakterlerini şekillendirir. Çocukla ilgili olsun olmasın, duyduğu sözlerin arkasındaki duygular çocuk için daima ön plandadır. Dolayısıyla büyüklerin sözlerinin ve davranışlarının kendileri açısından doğruluğu değil, çocuğun bu söz ve davranışlardan nasıl bir duygusal etkilenme yaşadığı önemlidir.

Anne-baba çocuğa karşı veya çocuğun yanında, onu hep olumlu yönde etkileyecek davranışlar sergilemelidir.

Çocuğun gözü önünde sergilenen korku ve dehşet figürleri, öfkeli bağrışma ve tartışmalar, ağlama ve benzeri yoğun üzüntü hali, onu derinden etkiler, olumsuz bir kişilik geliştirmesinin yolunu açar, onda güvensizlik, suçluluk, şüphe, utanç, cimrilik ve kıskançlık duygularını geliştirir.

Aile bireylerinin çocukla olan doğru ve tutarlı ilişkileri ve onun bulunduğu ortamlardaki doğru davranışları da çocukta paylaşma, yardımlaşma, uzlaşma, özgüven, özerklik ve girişkenlik duygularının gelişmesini sağlar.

Ailede çocuğa din eğitimi vermek, ona sadece dini bilgileri öğretip belletmek değildir.

Dinin önemsediği duyguların, tutum ve davranışların kazandırılması, çocuğu dini davranışlara sevk edecek kabiliyetlerin geliştirilmesi en anlamlı ve kalıcı din eğitimidir.

Din eğitimini “sözel bilgileri öğretme” olarak algılarsak, bazı konuları anlayabileceği yaşa kadar çocuğu beklememiz gerekecektir. Ancak din eğitimini “değerler ve anlayışlar kazandırma” olarak algılarsak, o zaman buna doğumdan itibaren başlayabiliriz.

 

b) Bilinçli kontrol…

Genellikle anne, daima çocuğunu koruma ve kontrol altında tutma duygusuyla, çocuk da, özgür davranma ve kendini gerçekleştirme tutkusu ile hareket eder. Henüz tek başına sokağa çıkamayacak yaşta bir çocuğu, annesi elinden tutup yolun kenarında gezdirirken, çocuk annesinin elinden kurtulup rastgele yürümeye ve yolun ortasına dalmaya çalışır. Anne de, çocuğu takılıp düşmesin ve başına bir kaza gelmesin diye dikkatle onu kontrol altında tutar. Başlangıçta gayet normal görünen bu zıt yönlü özgürleşme ve sınırlama davranışları, yıllar ilerledikçe başka alanlarda ve başka şekillerde, her iki taraf için de bir tutku halinde sürüp gider.

Çocuğun kendini gerçekleştirme ve özgürleştirme eğilimi, onun, anne-babasından kopma, uzaklaşma ve onları reddetme anlamını taşımaz. Aynı şekilde anne-babanın korumacı ve sınırlamacı davranışları da, çocuğun özgürlüğünü elinden alma anlamına gelmez.

Hal böyleyken, bu zıt yönlü davranışlar iyi yönetilmediği takdirde, zamanla her iki taraf için de problem olmaya başlar. Ancak problem olmasını önleme, durumu kontrol etme ve ilişkileri doğru bir şekilde yönetme sorumluluğu, anne-babaya ait olup, çocuktan bu konuda bir şey beklenemez. İlişkiler iyi yönetilmezse, anne-babanın aşırı sahiplenici ve korumacı tavrı, çocuğun özgürleşme tavrını besleyeceğinden, çocuk kendine yeter duruma geldikçe ebeveyninden uzaklaşacaktır. Anne-baba çocuğun bazen yanlış da olsa özgür davranışlarına, örneğin yukarıdaki durumda çocuğun düşüp canının yanmasına izin verirse, çocuk ağlayarak annesinin yardımını isteyecek ve ondan kopamayacağını öğrenecektir.

Çoğunlukla anne-babalar, çocuk büyüdükçe ona karşı davranışlarını geliştirmek yerine, çocuğun hep emir alan, söz dinleyen, itaatkâr davranışlar sergilemesini ister. Aslında hem anne-babanın korumacı ve sınırlamacı tavrı, hem de çocuğun özgürleşme eğilim ve tavrı gayet doğaldır. Her iki taraf da bunu, birbirlerinin tutum ve davranışlarından yakınma şeklinde açığa vururlar. Anne-babanın yapması gereken, çocuğa karşı yeni tutumlar geliştirerek ilişkileri yararlı ve olumlu bir şekilde yönetmektir.

Dînî ve ahlâkî değerler açısından yanlış bir davranışı gözlenen çocuğa söylenen “ayıptır”, “günahtır” şeklindeki yargı sözleri davranışın yanlışlığına işaret ederek, çocuğun bir ölçüde tutum değiştirmesini sağlayabilir. Ancak bu gibi sözler, 6-12 yaş arası çocuklarda yanlış sonuçlar verebilir. Bunun için ana-baba, çocuğun bir yanlış davranışını düzeltmek istediğinde, davranışın yanlışlığını öğretme yolunu tutmalıdır.

 

c) Model davranışlar gösterme…

Okul öncesi çağdaki çocukların büyükleri gözleyerek, onları taklit ederek öğrenme eğilimleri baskındır; onlar gibi olmaya özenirler, onların davranışlarını doğruluk ve yanlışlık yargısında bulunmaksızın benimserler. Bu yaşta sembollerle öğrenirler.

Bu bakımdan, aile içinde çocuklara dînî değerleri ve bu değerler üzerindeki olumlu davranışları kazandırmanın en temel yollarından biri, onlara görsel zenginlikli modeller sunmaktır.

Çocuğun örnek alıp taklit etme eğilimi sebebiyle, bir doğruyu sürekli ona söyleyip anlatmaktansa, o doğruyu çocuğun gözü önünde davranış olarak tekrarlamak daha etkileyicidir. Örneğin, ailede bir büyüğün namaz kılma ve dua etme hali onlar için oldukça etkili figürlerdir.

Yapılan bir araştırmada, dînî prensipleri yaşayan ana-babanın bu davranışları ile çocukları ibadete teşvik ettikleri ve çocukların da buna olumlu karşılıklar verdikleri tespit edilmiştir. Aile büyükleri farkında olmasalar da, tutum ve davranışları ile sürekli çocuklar için birer örnek ve modeldirler.

Çocuğuna dürüstlük, çalışkanlık, cömertlik, merhamet, yardımseverlik vb. erdemleri öğretmek isteyen anne-baba, bunları, kendileri yaşayarak ve yaparak göstermesi gerekmektedir.

Anne-babalar çocuklarının iyi davranışlar kazanmasını isteyerek onlara hep iyi şeyler söylerler, nasıl davranması gerektiğini anlatırlar. Ancak çocuğa söyledikleri ile kendi yaptıkları çelişik olan anne-babanın çelişkisini çocuk çabuk fark eder ve bu nedenle onların sözlerine itibar etmez. Çocuğa, “20 liraya” aldığı ayakkabısını, “arkadaşlarına 50 liraya aldık dersin” diye tembihlemek; “telefon çalarsa evde olmadığımı söyle!” türünden basit gibi görülen yanlışlıkları olan büyükler, çocuklarına dürüstlük adına bir şey öğretemezler. Zira çocuklara göre, “gerçek olan sözler değil, olaylar ve yaşantılardır.”

 

d) Dolaylı etkileme…

Nasihatler şeklinde sürekli öğretici telkinlere maruz kalmak, çocuk için sevimli bir durum değildir. Kazandırılmak istenilen değerlerin çocuğun ilgi alanına giren yaşantılar içinde verilmesi veya ilgi duyduğu bir konu ile meşgul olurken hissettirilmesi, etkili bir yoldur.

Oyun merakı, arkadaş çevresi, medya, televizyon, internet, sosyal paylaşım siteleri vb. etkenler, çocuğu farkında olmadan bir takım anlayış, tutum ve davranışlara sürükler. Onu bu cazibelerin etkisinden kurtarmak imkânsız gibidir ve kurtarmaya çalışmanın da bir faydası yoktur.  Oyun ve eğlence etkinlikleri, gezi ve seyirler, hikâye, masal ve çizgi film, çocuklar için daima ilgi çekici olup, onlara yönelmek de çocuğa haz vericidir. Binaenaleyh dînî ve ahlâkî değerler içeren hikâye, masal, çizgi film, sinema, tiyatro, toplantı ve geziler, başka ilgilerle çocuğu çekerken, aynı zamanda ona zihinsel ve duygusal değerler kazandırır. Buralardan elde ettiği kazanımın, çocuğa öğütle ve nasihatle aynı ölçüde ve etkili şekilde verilmesinin imkânı yoktur.

Bu nedenle, dînî ve ahlaki değerleri doğrudan anlatıp benimsetmeye çalışmak yerine, “dolaylı etkileme” denilen, “çocuğun ilgi alanındaki meşguliyetlerle ona değerler kazandırmak” büyüklerin göz önünde bulundurması ve özenle uygulaması gereken bir husustur.

 

e) Uygun yaşantılarla özdeşleştirme…

Zamanımızda çocuklar, kendi iç dinamiklerinden daha çok, dış dünyanın yani içinde bulunduğu çevrenin ürünü olmaktadır. Çocuk, önce taklit ve özenti ile giriştiği yaşantıları, zamanla özümseyerek bunları kendi davranışları haline getirir.

Bu bakımdan, çocuğun istenilen dînî ve ahlâkî değerlere uygun davranışlar geliştirebilmesi için, ona olabildiğince bu değerleri içeren özendirici yaşantılar hazırlanması, onunla paylaşılan uygun ortak yaşantı alanları oluşturulması gerekir.

Çocuk, televizyon, bilgisayar, oyun ve arkadaş ortamında kontrolsüz bir şekilde kendi yaşantısını oluşturmaya terk edilirse, onun nasıl bir kişilik kazanacağı işte bu yaşantıların sürüklemesinin eline bırakılmış olur.

Modern hayat düzeninin aile içi ortak yaşantıları âdet ve gelenekleri zayıflattığı bir gerçektir. Çocuklar artık aileden çok,  başka etkenlerin, yani “öteki ana-babaların” etkisinde gelişmektedir. Bu unsurların olumsuz etkileri hesaba katılmadan, çocuğun doğru davranışlar geliştirmesine yardımcı olmak çok zordur.

Çocuğu yanlış tutum ve anlayışlara sürükleyen birlikteliklerin getireceği olumsuzlukları önleyebilmek için, dış etkenleri kontrol altında tutup onlarla mücadele etmek yetmemektedir. Çocukla daha fazla birlikte olmak, onunla daha çok ortak yaşantılar oluşturmak gerekmektedir. Anne-baba, çocuğuna daha fazla vakit ayırmalı, onunla oynamalı, şakalaşmalı, konuşmalı, ona hikâyeler, masallar, anılar anlatmalı, onu gezdirmeli, bazı olayları ve nesneleri birlikte incelemeli ve değerlendirmeler yapmalıdır.

Özellikle yemekte sofraya birlikte oturmak, birlikte dua etmek, çocuğun ibadet ve sohbet ortamlarına girmesini ve faydalı sosyal ve kültürel etkinliklere katılmasını sağlamak, çok değerli sonuçlar vermektedir. Çocuğun haz duyarak katıldığı törenler -bayramlaşmalar, kandil geceleri programları, mevlitler vb.- ibadetler, dualar, ilahiler, dini sohbetler gibi tecrübeler, onda ömür boyu silinmeyecek izler bırakır.

 

f) Ailede dînî gelenek ve âdetler…

Farklı zamanlarda meydana gelen birçok olayın aynı biçimde tekrarlandığını izleyen insan zekâsı, bunlardan kurallar çıkarır. Bunlar da, hayatın bütününe şamil olan sosyal düzen kurallarını oluşturur. Bu kurallar uzun süre devam ettirilirse, yerleşir ve toplumun yazılmamış kanunları olarak bağlayıcılık kazanır. Bu yüzden gelenek ve görenekler sağlam bir dayanak teşkil eder.

Âdet ve geleneklerin oluşturduğu yazılı olmayan davranış kuralları, yazılı olan kanunlar kadar hatta bazen onlardan daha da saygın olmaktadır. Yani kuşaklarda da âdet ve geleneklerin eğitici yönü bir şekilde etkinliğini sürdürür.

Eğitimin sadece planlı ve programlı etkilemelerden ibaret olmadığı, bireyin toplum içinde sosyal etkileme şeklindeki yönünün çok daha geniş ve güçlü olduğu bir gerçektir. Manevi ve kültürel mirası yeni kuşaklara aktarmanın iki yolundan biri, “planlı eğitim faaliyetleri”, diğeri de “âdet ve geleneklerdir.”  Eğitim; “tevarüsün bilinçli şekli” ise, gelenek de; “tevarüsün tabii şekli”’dir. Üstelik geleneklerde tekrar ve süreklilik bulunduğundan, bu yolla kazanılan değerlerde kalıcılık daha güçlüdür.

Gelenek, “ilkelerin ve değerlerin sürekliliğine” hizmet eder.  Gelenek, “tekrar neticesi oluşan bir alışkanlığı” ifade etse de, “İslam’ın bilinçli davranış ilkesini” zedelememektedir. Bu bakımdan, İslam’ın öngördüğü, ibadet ve ahlak pratiklerinin güçlü ve kalıcı olmasında “alışkanlık” yadırganmaz. İslam dininin, öngörülen dini yaşantıların sürekliliği ve tekrarı noktasında gelenekle örtüştüğü bir gerçektir.

İslami ıstılahta, “gelenek”, “örf” terimi ile ifade edilir ve “insanların alışkanlık haline getirip sürekli uyguladıkları söz ve davranışlar” olarak tanımlanır. Ancak şu var ki, İslami anlayışta “örf” tabiri, geleneğin olumlu yanını içerir ve buna “maruf” denilir. Keza İslam’a göre “örf”, diğer masâdır/kaynak ve delillerle çözülemeyen dini bir meselede belirleyici bir unsur olmaktadır. Geleneğin İslam hukukunda bu denli kabul görmesi, örf’ün Müslümanlar arasında bir eğitim unsuru olarak kullanılması hususunda da fikir vermektedir. Böylece âdet ve gelenekler, meşru ve önemli olan eğitici ve öğretici unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu imkânlar doğru ve yerinde kullanıldığı takdirde, değerli sonuçlar elde edilir. Zira çocuk, aile içinde yerleşmiş bulunan âdet ve gelenekleri kendiliğinden öğrenir benimser.

Bu bakımdan, dînî ve ahlâkî değerleri, güzel âdetleri ve yerleşmiş İslami gelenekleri bulunan ailelerin çocukları, ahlak olarak diğerlerinden ayrılır. Çünkü çocuklar, aile içinde yaşatılan âdet ve geleneklerden, sanıldığından çok daha fazla ve güçlü bir şekilde etkilenmekte ve bu yolla kazandıklarını bir ömür boyu taşımaktadırlar.

Çocuğun aile içerisinde sağlam ve köklü değerler kazanabilmesi için aileler, din kaynaklı, dînî değerler ve ahlâkî erdemler üzerine kurulu gelenekleri ısrarla sürdürmelidirler. Örneğin, her işe besmele ile başlama; ezana ve Kur’an’a saygı gösterme; yemeklerde, yatıp kalkarken, seferlere çıkarken yapılan zikirler; dini törenler, mevlitler, sohbetler vb. yaşantılar, dini duygu ve ahlakı taşıyıp yerleştirme etkisine sahiptirler.

Çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada, onlardaki dini duygunun, büyükleri izlemek, onların davranışlarını gözlemek, ezan, dua, namaz gibi sembolleri düşünmek suretiyle geliştiği tespit edilmiştir.

Keza, çocukların geleneğe bakışını tespit etmek üzere yapılan bir araştırmada çocukların, selamlaşma, bayramlaşma, düğünler ve bayramlar vb. ortak geleneklerin sağladığı sosyal faydaları değerlendirmede, beklenmedik derecede isabetli düşüncelere sahip oldukları görülmüştür. Örneğin, çocuklar, kurban bayramı etkinliklerini insanlar arasında dostluk, kardeşlik ve yardımlaşma duygularının gelişmesini sağlayan bir unsur olarak değerlendirmişlerdir.

Geleneklere uymayanlar, dinden, kültürden ve sosyal kimlikten uzaklaşmış, yozlaşmış ve topluma yabancılaşmış kabul edilirler.

Geleneğin kurucu değeri daima din’dir. Dinler, sürekliliği gerektiren, değişmez kurallar ve değerler üzerine kurulmuş yaşantılar öngörürken, gelenekler ve âdetler de bu hususta onların sürekliliğine hizmet ederler.

Âdet ve gelenekler konusunda, dikkatten uzak tutulmaması gereken önemli bir mevzu daha vardır: Geleneksel yaşantıların zaman içerisinde değişime uğrayabilme, kurucu değerinden uzaklaşabilme özelliği mevcuttur. Mesela başlangıçta Sünnete dayanan bir gelenek, zaman içerisinde yön ve şekil değiştirerek, dinin kabul etmediği bir forma bürünebilmektedir. Keza, tamamen dini inanç üzerine kurulu bazı âdetler, usûlden koparak hurafelere dönüşebilmektedir. İşte bu açıdan çocuklara öğretilen geleneklerin sağlam dini mesnetlere dayanması azami önem teşkil etmektedir.

Bu yazı yorumlara kapalı.